|
TASAVVUFUN TÂRİFİ VE KAYNAĞI ..:: 5 ::..:
Bu âyet ve hadîsler, şeriatın emrettiği ibâdet ve ahkâmın bir zâhir ve bâtın, bir rûhsat ve azîmet, bir fetvâ ve takvâ cihetinin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Takvâ ve ihlâs, bâtın işi ve kalb olayı olduğuna göre, bunun öğrenilmesi ve insanlara intikâli yazılı ve sözlü olarak değil, berâber bulunmak, bir arada olmak sûretiyle kalbden kalbe intikâl ile mümkün olacaktır. Nitekim takvânın takvâ ehli sâlih kimselerin yanında ve gözetiminde bulunmakla elde edilebileceğini gösteren şu âyet buna delildir: "Ey müminler, Allâh'tan takvâ üzere sakının ve sâdık kimselerle berâber bulunun."77 Ayrıca fâsık, zâlim ve kâfirlerle berâber bulunmayı yasaklayan bir âyet-i kerîme, bu konuda şöyle bir ölçü ortaya koymaktadır: "Zâlimler topluluğuyla oturma!"78 Hz. Peygamber (s.a.s.) iyilerle oturup kalkan kimseyi gülyağı satanın yanında bulunana,79 kötülerle oturup kalkanı ise, demirci dükkânında bulunana benzetirdi. Her ikisi de bulundukları yerin güzel, ya da kötü kokusundan etkilenirler.
Mutasavvıflara göre, ameller ve ibâdetler gibi, dînî nassların da zâhirî ve bâtınî tarafı bulunmaktadır. Ehl-i sünnet ulemâsı Kur'ân'ın zâhirî mânâsından başka bâtınî mânâsının da bulunduğunda görüşbirliği hâlindedir. Ancak bâtınî mânâların mâhiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür.
Mutasavvıflar yukarda geçenlerden başka şu âyetleri Kur'ân'da bâtını mânânın varlığına delil sayarlar: "Kitapta terkettiğimiz hiçbir şey yoktur."80 "Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki kitapta mevcud olmasın."81 "Bu kavme ne oluyor ki, nerede ise hiçbir sözü anlamıyorlar."82
Son âyette anlatılan müşriklerin anlayışsızlığıdır. Çünkü müşrikler Arapça nâzil olan Kur'ân'ın lâfzî ve zâhirî mânâsını anladıkları hâlde bâtınî mânâsını anlayamadıklarından, Kur'ân onları inceden inceye düşünmeye teşvik ve davet etmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "Her âyetin bir zâhiri ve bâtınî, her harfin bir haddi, her haddin bir matlaı vardır."83 hadîsi, nasslardaki zâhir ve bâtın mânânın varlığını teyid etmektedir. Kur'ân'ın bir mecrası, fenni, zahrı ve batnı vardır. O'nun yeni ve orijinal mânâları istinbât ile bitmez. O'nun mânâlarının sonuna ulaşılmaz.
10. Tasavvuf, havâssa âit ledün ilmidir:
Cüneyd: "Sûfîler, aralarına başkalarının dâhil olamadığı bir hâne halkı gibidir. Allâh ile kâim olduklarından onları Allâh'tan başkası bilemez."
Ebû Süleyman Dârânî (ö.215/830): "Tasavvuf, Hak'tan başkasının bilmediği amellerin sûfî üzerinde cereyân etmesi ve devamlı olarak sâdece Allâh'ın bildiği bir hâl üzerine Hak ile berâber bulunmasıdır."
Tasavvuf, havâssa âit ledün ilmidir. Mutasavvıflar arasında yaygın olan görüşe göre Hz.Peygamber (s.a.s.)'in Allâh'tan aldığı üç nevi ilim vardır. Bunlardan biri, Hz. Peygamber'in ashâbının hepsine öğrettiği; emir ve nehiylerden oluşan şeriat ilmi, diğeri ashâbın Bâzılarına tâlim buyurduğu özel ilim (tarîkat, tasavvuf ya da havâss ilmi), bir diğeri de Allâh ile kendisi arasında bir şifre mesâbesinde olan ve mânâsı sâdece kendisine mâlum, muhatabı bizzat kendileri olan ilimdir. Kur'ân'daki hurûf-i mukâtaa ve müteşâbih âyetler bu türdendir. Allâh Rasûlünün bizzat kendisinin: "Siz benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız, çok ağlar, az gülerdiniz."84 hadîsi-i şerîfi Hz. Peygamber'in her aldığı bilgiyi aktarmakla yükümlü olmadığını göstermektedir. Ayrıca şu hadîsler, Efendimiz'in bâzı sahâbîlere mahrem şekilde öğrettiği öne sürülen bir bilginin var olduğuna delil sayılmaktadır: Hz. Ebû Hüreyre der ki: "Ben Allâh Rasûlü'nden iki kap ilim aldım. Bunlardan birini halka anlattım. Diğerini eğer meydana çıkarıp anlatacak olsaydım, şu boynum giderdi."85 Mutasavvıflara göre bu hadîste geçen ve anlatılmayan ilim, şeriata bağlılık ve Hz. Peygamber'e muhabbet sonucu meydana gelen özel ve bâtınî ledün ilmidir. Yine Muâz b. Cebel'in bir gün Rasûlullah'ın terkisine bindiği, orada kendisine bir başkasına açıklanmasına izin verilmeyen bir sırr ve gizli bir bilgi verildiği rivâyet olunmaktadır.86 Allâh Rasûlü'nün sırdaşı Huzeyfe b. Yemân'a nifak ve münâfıklar konusunda kıyâmete kadar olacak şeyleri haber verdiği nakledilmektedir.87 Ebû Bekir (r.a.) ile konuşmakta olan Allâh Rasûlünün yanına gelen Hz. Ömer'in, sanki Arap olmayan bir kimse gibi konuşulanlardan hiçbir şey anlamadığının rivâyet edilmesi, Allâh Rasûlü'nün bâzı sahâbîlere özel bilgiler verdiğine delil sayılabilir.
Allâh Rasûlü'nden ilm-i havâss adıyla öğrenilen ve daha sonraki nesillere yazılı ve sözlü olarak değil de, mânevî verâset, rûhî tecrübe ve hâl yoluyla intikâl eden; ibâdet ve muhabbet sonucu elde edilen, ilm-i ledün adıyla anılan bir bilgi türü vardır. Bu bilgi yolu tasavvufun konusuna girmektedir.
Bütün İslâmî ilimlerin ana kaynağı Kur'ân ve sünnettir. Bu kaynakların yorumu konusunda fıkıh ve kelâm gibi ilimler, akıl aracılığı ile istidlal ve burhan yolunu kullanırken tasavvuf; keşf ve ilham; yâni ledün yolunu kullanmaktadır. Ancak ilm-i ledün sırrına ermek; ibâdet, riyâzat ve mücâhede ile belli bir mânevî olgunluğa ermeyi gerektirmektedir. Kur'ân-ı Kerîm âyetleriyle hadîslerde bu konuya delil olabilecek ifâdeler vardır. Nitekim Kehf sûresinde (18/65-82) Musa ile Hızır'ın arkadaşlığı sırasında Musa'nın olayların dış yüzüne bakarak hükmettiği, Hızır'ın ise ilm-i ledün sayesinde mes'elenin içyüzüne vâkıf olduğu görülmektedir.
Bu konuda delil sayılan âyetlerden bazıları şöyledir: "Takvâ üzere olunuz ki Allâh size öğretsin."88 "Eğer takvâ üzere olursanız Allâh size furkan; iyi ile kötüyü ayırdedecek nur verir."89
"Allâh'tan korkun ve Rasûlü'ne inanın ki, Allâh size rahmetinden iki kat versin ve sizin için, ışığında yürüyeceğiniz bir nur ortaya koysun."90
Bu âyetlerde geçen furkan, rahmet ve nur gibi kavramlar, bir bakıma insanda meydana gelen "gönül aydınlanması" sayesinde ortaya çıkan "vehbî ilim" diyebileceğimiz keşf, feth ve ilhamlardır.
Bu konuya delil olabilecek hadîslerden bâzıları da şöyledir:
"Her ümmetin mukaddesleri; keşf ve ilhama mazhar kisileri vardır. Bu ümmetin mukaddeslerinden biri de Ömer b. Hattâb'dır."91
"Öğrendikleriyle amel edene Allâh Teâlâ bilmediklerini öğretir."92
"Kırk gün süreyle Allâh'a ihlasla amel edenin kalbinden lisanına hikmet pınarları akmaya başlar."93
Keşf ve ilham, mutasavvıflar için hakîkata ulaşmada bir yol ve bir araç olmakla birlikte, hiçbir zaman gâye ve amaç değildir. Çünkü keşf ve ilham sâdece sâhibini bağlar. Sûfînin keşfi, müctehidin içtihadı gibidir. Hatâ ve sevap ihtimali her zaman vardır.
* * *
Son devir Ezher şeyhlerinden ve tasavvuf üstadlarından Dr. Abdülhâlim Mahmud (ö. 1978), bu târifler içinde en çok Ebû Bekir el-Kettânî'nin şu târifini beğenmekte ve "efradını câmi ağyarını mâni" olarak görmektedir: "Tasavvuf, safâ ve müşâhededir. Çünkü safâ, kalb tasfiyesini ve onun için gerekli olan ibâdet, zühd, mücâhede, ihlâs, teslîmiyet ve Hakk'a yönelmek gibi konuların hepsini içine almaktadır. Müşâhede de sûfîlere âit her türlü rûhî tecrübe, mânevî ahvâl ve keşfî bilgilerle mârifet-i ilâhiyye konuları bulunmaktadır.
* Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat
___________
77.et-Tevbe,9/119
78.el-En'âm, 6/68
79.bk. Buhârî, Zebâih 31; Müslim, Birr 146
80.el-En'âm, 6/38
81.el-En'âm,6/59
82.en-Nisâ, 4/78
83.ihyâ, 1,99 İbn Hibban'dan
84.Bûhârî, Küsûf 2: Müslim, Salât 112
85.Buhârî, İlim 42
86.Buhârî, İlim 49
87.bk. Tecrîd-i Sarih Tercümesi, II, 465-473.
88.el-Bakara, 2/282
89.el-Enfâl, 8/129
90.el-Hadîd, 57/28
91.Buhârî, Fazâil, 16
92.Mevsûa etrâfi'l-hadîs, VIII, 403; Hiyetü'l-evliyâ, X, 15
|